"sonunda bir uyum çıksa bile ortaya,
bir bakarsın çepeçevre kuşatılmış:
ölümle, savaşla ya da hastalıkla.
ve bir anlık ses gibi ömürsüz kalmış;
gölge gibi, bir var bir yok; rüya gibi kısacık;
karanlık gecede çakan şimşek gibi
birden coşup yeri göğü seriyor gözler önüne
ve daha insan kendini toplayıp “şuraya bak!” diyemeden,
karanlığın çeneleri açılıp her şeyi yutuyor.
işte böyle, göz açıp kapamadan yok oluyor
parıldayan ne varsa yaşamda.”

hazır karanlık gecede şimşek çakmışken. çok basit, değil mi.

4 Jun 2014 / 2 notes

vazgectimwagnerden:

fotoğraftaki kadın lesley boulton. 1984’te madenci grevini desteklemek için orada. polis, thatcher’ın polisi.
geçen sene margaret thatcher öldüğünde insanların londra sokaklarında “the bitch is dead” pankartlarıyla gezdiğini, şampanya içip eğlendiğini hatırlıyor musunuz ?

vazgectimwagnerden:

fotoğraftaki kadın lesley boulton. 1984’te madenci grevini desteklemek için orada. polis, thatcher’ın polisi.

geçen sene margaret thatcher öldüğünde insanların londra sokaklarında “the bitch is dead” pankartlarıyla gezdiğini, şampanya içip eğlendiğini hatırlıyor musunuz ?

16 May 2014 / Reblogged from vazgectimwagnerden with 25 notes

iki bin onda, türk dili ve edebiyatı dersi hocasının kendisinin de neden verdiğini bilmediğini düşündüğüm “herkes bu derse uygun olmak şartı ile, aklına gelebilecek herhangi bir şey ile ilgili ödev hazırlayıp sunacak” diyerek verdiği ödev için uzunca bir süre düşünmüştüm ne yapsam diye. alan dersi olmadığı, kredisi çok düşük olduğu ve zaten dersin sınavlarından aldığım notlar iyi olduğu için; hocanın beğenmesi ya da beğenmemesi umurumda olmadan, o çok sevdiğim tiyatro ile olan geçmişime dayanarak, yazıp yazamayacağımı denemek için (ve kendisini yad etmek için; çünkü çok özlemiştim) ufak bir oyun metni yazmaya karar vermiştim ki tiyatro grubundayken bile tek başıma metin yazma girişimim olmamıştı. ha bu arada sadece yazmakla kalmayıp, oynayacaktım da. 

az evvel eski kağıtları ayıklarken yazdığım metne denk geldim. oyun metni deyince iki perdelik bir şey ortaya çıkardığım sanılmasın eheh. çok ufak bir monolog sadece. genel anlamda rezil bulduğumu söylemek istiyorum yazdığım şeyi. büyük bir memnuniyetle kendi adıma utandım; tek bir cümlesi hariç.

"ben, yemek yaparken doğranılan kabaklardan tencerenin içine atılırken, o tencerenin kenarına çarpıp zıpladıktan sonra fırının arkasına düşmüş ve senelerce orada unutulmuş olanıyım. ama benim de avunduğum şeyler var. mesela pişip, hiç tanımadığım birinin sindirim sisteminin gazabına uğrayıp; kabaklığımdan sindirilmemiş besin artıklığına terfi edebilirdim. böylesi çok daha kötü olurdu."

13 May 2014 / 0 notes

sahafların birinde, hiç tanımadığım insanların tanesi bir liraya satılan hatıralarına bakarken çalmaya başladı. en son nerede, ne zaman duyduğumu hatırlamadığım, çok senelerdir aklıma gelip de dinlemeye bile yanaşmadığım bu şarkı; belki de günün birinde tanesi bir liraya satılacak olan hatıralarımı şimdilik kendi yerinde, zihnimde dolandırmaya başladı birden.

biliyorum, bu zamana kadar paylaştığım şarkılara hiç benzemeyen, hatta paylaştığım için beni bile şaşırtan bir şarkı bu. doksanlı yılları hatırlayan bir çoğunuzun aklında bir şekilde yer edindiğinden emin olmakla birlikte, doksanlar nostaljisi yapmak için paylaştığım düşünülmesin bunu. yoo, hayır.

çünkü ben bugün, tanesi bir liraya satılan hatıralardan birini koskocaman bir bir lira çıkarıp satın aldıktan sonra, onu günün birinde bir liraya satılma ihtimali olan hatıralarım arasına eklerken fark ettim ki; 

bu şarkı, çok güzel.

8 May 2014 / 3 notes

8 May 2014 / 6 notes

“…insan kendi kendisiyle, kendi bedeniyle ve masa, yatak, pencere, leğen gibi dört-beş dilsiz nesneyle çaresizlik içinde tek başına kalıyordu; suskunluğun siyah okyanusundaki cam fanuslu bir dalgıç gibi yaşıyordu insan, kendisini dış dünyaya bağlayan halatın kopmuş olduğunu ve o sessiz derinlikten hiçbir zaman yukarı çekilmeyeceğini ayrımsayan bir dalgıç gibi hatta.

yapacak, duyacak, görecek hiçbir şey yoktu, her yerde ve sürekli hiçlikle çevriliydi insan, boyuttan ve zamandan tümüyle yoksun boşlukla. bir aşağı bir yukarı yürürdü insan, düşünceleri de onunla birlikte bir aşağı bir yukarı, bir aşağı bir yukarı yürüyüp dururdu. ama ne kadar soyut görünürlerse görünsünler, düşünceler de bir dayanak noktasına gereksinim duyarlar, yoksa kendi çevrelerinde anlamsızca dönmeye başlarlar; onlar da hiçliğe katlanamaz. insan sabahtan akşama kadar bir şey olmasını bekler ve hiçbir şey olmaz. bekleyip durur insan. hiçbir şey olmaz. insan bekler, bekler, bekler, şakakları zonklayana dek düşünür, düşünür, düşünür. hiçbir şey olmaz. insan yalnız kalır.

yalnız. yalnız.”

29 Apr 2014 / 2 notes

Weekly List #2

ilk listeyi paylaştığımda “haftalık” kelimesinin sözde kalacağından, büyük ihtimalle uyamayacağımdan bahsetmiştim ki gene kendimi yanıltmadım fakat geç de olsa ikinci liste dinlemeye hazır. geçen seferki gibi, düzensizgillerden. alakasızgiller de denebilir.

spotify hesabı olmayanlara:

the red rose cafe - grayscale soldires
the low anthem - smart flesh
david lynch - are you sure?
tindersticks - let’s pretend
deyarmond edison - time to know
devendra banhart - first song for b
mandolin orange - slither
portishead - roads (live version)
devics - if you forget me
tiny vipers - dreamer
bang gang - one more trip
mark lanegan - man in the long black coat
rob st. john - sargasso sea
the middle east - mount morgan
the middle east - mount morgan end

27 Apr 2014 / 1 note

Blast adam ağır hasta oldu

blastadam:

Ewet tumblrda bu kadar ağır edebiyat yaptigimdan olmadı tabi

5 senedir boğuştuğum yaratık yeniden hortladi

LOSEMİ

Birbirimizden vazgeçemiyoruz napalım..Neyse vakit savaşma vaktidir !

Tabi yalniz savaşmami beklemiyosunuzdur umarım…
Blastadam (veya icindeki Çizgiadam) çok ağır hasta ve kana…

21 Apr 2014 / Reblogged from gundedun with 630 notes

the handsome family’nin far from any road’u ile açılış yaparak, bana her seferinde, bölümleri ile yaşatacağı görsel şölenden önce sessel şölen yaşatan true detective; bugün izlediğim sezon finali ile “bu zamana kadar bölümleri izlemeye başlamadan seni mest ettik, uzunca bir süre görüşemeyeceğimiz için kapanırken de mest edelim istedik” dedi.

olağanüstü. sadece olağanüstü.

the emptiness that we confess
in the dimmest hour of day
in automatown, they make a sound
like the low sad moan of prey

the bitter taste, the hidden face
of the lost forgotten child
the darkest need the slowest speed
the pattern reconciled

these photographs mean nothing
to the poison that they take
before a moments glory
the light begins to fade

the outward cost of all we’ve lost
as we looked the other way
we’ve paid the price for this cruel device
till we have nothing left to pay

the river goes where the current flows
the light we must destroy
events conspire to set a fire
with the methods we employ

these dead men walk on water
a cold blood runs through their veins
the angry river rises
as we step into the rain

these photographs mean nothing
to the poison that they take
the angry river rises
as we step into the rain”

17 Apr 2014 / 1 note

Literary Jukebox

bir alıntı bir şarkı temalı, fikri güzel site. size bir kitaptan ufak bir kesit sunuyor, yanında da alıntıladığına uygun olduğunu düşündüğü bir şarkıyı veriyor. dinlerken okuyor, okurken dinliyorsunuz.

12 Apr 2014 / 1 note

"bir şeyleri son kez görmenin melankolisi son derece gizemli ve şiirsel bir ruh içeriyordu onun için."

çocukken, annem bana artık küçük gelen giysilerimi benden yaşça küçük insanlara vermeye kalktığında ona karşı çıkardım. eğer olur da annemi kıyafetlerimi ayırırken yakalarsam -ki benim karşı çıkışlarımdan ötürü bunu benden gizli yapardı- kıyameti koparır, ayrılmış kıyafetlerin hepsini tekrar dolabıma tıkıştırırdım. bundan ötürü ve tek çocuk olmamın da sağladığı o müthiş destekle, uzunca bir süre beni bencil, paylaşımsız, kendi eşyası söz konusu olduğunda sadece kendini düşünen bir çocuk olarak bildi ailem. bu huyumdan haberdar olan yakın akrabalarımın “bir kardeşi olsa böyle olmazdı” tespitlerini hiç çekinmeden yanımda yapmaları ve yetmezmiş gibi beni nasihatlara boğmaları, hatta kendi çocuklarının ne kadar paylaşmayı bilen insanlar olduklarını her fırsatta kafama kakmaları sebebiyle, onların o bilmediği ve bilseler bile anlayamayacağı düşünceme daha da bağlandım.

"bir şeyleri son kez görmenin melankolisi." tıpkı tarkovski gibi.

ne paylaşmayı sevmemek ne de paylaşmayı bilmemek idi benimkisi. sadece, bana ait, benden bir şeyi bir daha göremeyecek olma fikrinin korkutuculuğu idi. bunun beni üzmesi idi. bir süre benimle olmuş, benim olmuş herhangi bir şeyin bir daha benimle olmayacağını bilmenin hüznü idi. ve ben bu fikir ile çok erken, çok çok erken tanıştım. değil kıyafetlerimi vermek, kırılmış bir oyuncağın o kırılan kısmını bile atamazdım. bu sebeple ev, odam; başkaları için her zaman “çer çöp” olmaya mahkum fakat benim için en değerli olan şeylerle dolup taştı. o zamandan bu zamana, aradan geçen yirmiye yakın senede ne değişti? hiç.

geçtiğimiz günlerde etrafı toparlarken ve benim için de gereksiz ya da çöp sayılabilecek şeyleri ayıklayıp atarken lise yıllarımdan kalmış ufak parfüm şişelerine denk geldim. denk geldim değil de, her seferinde görüp görmezden geldiğim ve durdukları yerde durmalarını sağladığım şişeler. diplerinde kalmış sıvılar parfüm olmaktan çıkmış, en az yedi-sekiz yıllık şişeler. bu sefer atacağım sizi dedim ve attım. attım atmasına fakat şişeler de ben de zorlu bir süreç yaşadık. aslında hiçbirinin bir anlamı yoktu. hediye değiller, herhangi biri ile herhangi bir olay da bağdaşmıyor, baktığımda bana hatırlattıkları spesifik şeyler de yok. yok. sadece çok uzun zamandır benimdiler ve o yıllardan kalma şeylerdiler. şuna da açıklık getireyim: sanılmasın ki her kullandığım şeyin şişesini/kutusunu vesairesini saklıyorum. böyle bir şey değil, atıyorum elbette hatta çok fazla şey atıyorum ama olur ya eskaza atmamışsam ve yıllarca bir yerde durmuşsa; onunla vedalaşmamız biraz zaman alıyor.

çünkü demiş ya; "bir şeyleri son kez görmenin melankolisi."

beni paylaşımsızlıkla itham eden o yakınlardan çok daha paylaşımcı ve çok daha sevgi dolu bir çocuktum halbuki. fırsatını bulsalar birbirlerini parçalayacak yetişkinlerin, bir çocuğu anlamadan bencillikle yaftalamaları da ne acıymış bir yandan, şimdi düşününce.

kardeşin olmaması konusunda haklıydılar belki de fakat paylaşmayı bilmemek kapsamında değil. biliyordum, çok güzel biliyordum. belki, diğerlerine göre nispeten daha yalnız bir çocuk olmaktandır, bilemiyorum; benimle olan cansız şeylere de en az canlılara verdiğim kadar değer veriyordum ve inanın, şimdi de çok işime yarıyor. “atsana bunları, yer açılır”a karşı duruşum, yeni ve bilinmeyene açılacak yerler uğruna hep benimle olan şeyleri tek seferde kendimden çıkarmamam gerektiğini öğretmiştir belki. bir bakıma, ne olursa olsun kendimden uzaklaşmamama; uzaklaşmaya başladığımda kendime geri dönebilmeme vesiledir.

hem, siz istemedikçe sizden gitmeyecek olan şeylerin varlığına biraz olsun sarılabilmek kötü değil. hatta bunu onlara borçlu bile olabiliriz.

çöp kutularının hüznü çok fazla.

9 Apr 2014 / 2 notes

1941 yılında naziler tarafından londra’ya yapılan bombalamanın ardından madame tussauds balmumu müzesi’ndeki erimiş/zarar görmüş heykeller.
fotoğrafı gördüğümden beri tekrar tekrar bakmadan edemiyorum.

1941 yılında naziler tarafından londra’ya yapılan bombalamanın ardından madame tussauds balmumu müzesi’ndeki erimiş/zarar görmüş heykeller.

fotoğrafı gördüğümden beri tekrar tekrar bakmadan edemiyorum.

7 Apr 2014 / 11 notes

Weekly List #1

kendime iş edindim. her hafta spotify’da bir yeni çalma listesi hazırlayıp bunu sanki dinlediğim şeyler dünyanın en mükemmel şeyleriymiş ve başkalarının da dinlemesi gerekirmiş gibi paylaşmak. uzun zamandır aklımdaydı fakat heveslendiğim şeyleri ertelemeyi kendime görev bildiğimden, bunu da “bugün, yarın, öbür gün” üçlemesine dahil edip beklettim fakat buraya kadarmış; oturdum ve hazırladım.

neden haftalık listeler yapmak istediğimi bilmiyorum fakat fikir aklıma müzik listeleri yapmak olarak değil; haftalık müzik listeleri yapmak olarak düştü. hatta, isimlendirmelerini “weekly list” olarak yapacağım belirmişti kafamda. weekly kelimesinin çok havalı durduğunu düşündüğümden olsa gerek. bu haftalık listeler genellikle belli bir düzene sahip listeler olmayacak olsalar da, bazen konsept listeler hazırlamayı düşünüyorum. sadece tek bir grubu/müzisyeni içeren ya da spesifik bir müzik türü içeren ya da ülke içeren vs. gibi.

tabii yukarıda bahsettiklerim listeyi hazırlamaya başlamadan önce aklımda olan şeylerdi. oturup şarkı seçmeye başlayınca, karmakarışık bir şey hazırladığım halde zorlandım. çok severek dinlediğim şarkılar bile, bir listeye sokup başkaları ile paylaşacağımı düşününce gözümden düştüler. bu sebeple sadece görüntüde “weekly” olarak kalacaklar galiba. neyse, olduğu kadar.

bu haftanın listesi düzensizgillerden. elbette şarkılar arasında uçurum yok fakat birbirleri ile alakalı olduklarını da söyleyemeyeceğim. dinleyecek olanlara şimdiden iyi dinlemeler.

not: spotify hesabınız yok ise dinleyemiyorsunuz. 

edit: mutenahi'nin önerisi ile, spotify hesabı olmayanlar için şarkıların isimlerini de ekleyeceğim buraya bundan sonra.

dave bixby - drug song
lotte kestner- when it’s time
other lives - as i lay my head down
scout niblett - pom poms
bat for lashes - what’s a girl to do?
cotton jones - somehow to keep it going
damien jurado - life away from garden
madrugada - honey bee
midnight choir - amsterdam stranded
shearwater - on the death of the waters
mona & maria - babyflowers
bingbang - across the street
moddi - magpie egss
jude - madonna
great lake swimmers - changing colours
evening hymns - lanterns
piers faccini - no reply
and also the trees - virus meadow
wovenhand - singing grass

3 Apr 2014 / 0 notes

biraz yazamamak üzerine konuşayım mı?

iki bin sekiz civarı ki bu benim on sekiz yaşıma denk gelir, uyduruk bir blog açmıştım. gerçi açtığımda uyduruk değildi; o güzel, boş, beyaz sayfaları uyduruklukla itham etmek istemem, yo istemem. sonradan uyduruk oldu. geçtiğimiz günlerde o blog’daki şeylere bakarken, gene yazamamaktan bahsettiğimi gördüm. şimdi size altı sene önceki kendimden bir alıntı yapacağım:

"uzun zamandır yazmıyordum buraya. gerçi, ne kadar yazmışsın ki zaten diyeceksiniz. evet, yazmıyorum çünkü aklımdakileri bir türlü toparlayamıyorum. parçalanmış şekildeler sonu ve başı belli olduğu halde. belki de sadece aklımda oldukları için, yani demek istediğim, yazmak ile ilgili herhangi bir teknik bilgiye, kurallarına vs… sahip olmadığım için oracıkta kalıveriyor düşüncelerim. kimisine göre yazmak için o, bu, şu gerekmez; sadece yaz derler. olmuyor öyle, ya da ben yapamıyorum. komiktir, şu an için söyleyebileceğim tek şey, ya da yazabileceğim mi demeliydim, grip olduğum."

aradan geçen altı senede hiçbir şeyin değişmediğini görmenin haklı gururunu yaşıyorum. zaten ben en çok istikrarımı sevdim. yukarıdaki insanla aramızda iki fark var. birincisi, o ne zırvalamışım öyle teknik bilgi, kural vesaire diye ben de bilmiyorum. sıradan, sadece bana ait olan bir şey için teknik bilgi ile dolu olmak istememi esefle kınıyorum. ikinci fark ise, şu an grip değilim.

hala parça parçayım. belki de o zamankinden daha parçalı haldeyim. fraktaller var, fraktal cisimler. kendi içlerinde sonsuza kadar bölünür, dallı budaklı olurlar. her daldan başka dallı budaklı şeyler çıkar ve böyle sürüp gidebilir. durmadan. ne zaman bir şeyler yazmak istesem bir fraktal cisme dönüyor beynim. ya da hep öyle de, ben belli bir düşünceye odaklanıp onu aktarma işine düştüğümde daha çok fark ediyorum bunu. esasında fraktaller bile kendi içinde düzenli, simetrik şeylerdir. bende bunların kırıntısı bile yok diyebilirim.

neye el atsam, o şeyi çok düşünüyorum. bu yazarken de böyle oluyor. sonrası hezimet zaten. bazılarınız ne güzel yazıyor halbuki. hatta o bazılarınızı okurken gene benim söylemek istediklerimi söylemiş diyor ve bir yandan sinirleniyorum. zaten iki cümleyi bir araya getirip ifade edemiyorum, bana bir şey kalmasın, hepsini siz söyleyin diye yapıyorsunuz değil mi, ha? günün birinde her birinizin yazdıkları içinden bana uyanları kesip biçip hepsini bir kitapta toplayacağım ve ben yazdım diyeceğim. bunu siz istediniz.

belki de istemiyorumdur. karar veremediğim bir şey var. bazen, o an yazıp dökmek istediklerimi dökebilmekten korktuğumu düşünüyorum. korkuyorum diyemiyorum çünkü bilmiyorum. sanki dışarı çıktıklarında benden de çıkacaklarmış gibi. üstelik kurtulmak istediğim, beni rahatsız eden bir şey olsa da durum değişmiyor. onların da benden çıkacak ve bir daha gelmeyecek (istediğim bu olsa bile) olması fikri kötü gibi. bunun tam tersi de oluyor bir yandan. onlar benden çıkarsa beni daha da boğabilirler. tahmin edeceğiniz üzere, bundan da korkuyorum. kısacası, yazmayarak ya da yazamayarak bunları bastırdığımı ve bastırılmışlıkları sayesinde uslu uslu yerlerinde duracaklarını, ayak altında dolaşmayacaklarını düşünüyorum. bir gün bir yerden çemkirecekler zaten bana, o da ayrı.

yazamamak üzerine yazmak da çok müthiş bir şey bu arada. zaten paradokslara da bayılırım. bir de, idealleri olan biri değilim. aranızda idealleri olan biri varsa anfarov + block + spam + mahkemeye vereceğim.

2 Apr 2014 / 2 notes

en güzel iki kişiliklerden.

16 Jan 2014 / 0 notes