Blast adam ağır hasta oldu

blastadam:

Ewet tumblrda bu kadar ağır edebiyat yaptigimdan olmadı tabi

5 senedir boğuştuğum yaratık yeniden hortladi

LOSEMİ

Birbirimizden vazgeçemiyoruz napalım..Neyse vakit savaşma vaktidir !

Tabi yalniz savaşmami beklemiyosunuzdur umarım…
Blastadam (veya icindeki Çizgiadam) çok ağır hasta ve kana…

21 Apr 2014 / Reblogged from gundedun with 589 notes

the handsome family’nin far from any road’u ile açılış yaparak, bana her seferinde, bölümleri ile yaşatacağı görsel şölenden önce sessel şölen yaşatan true detective; bugün izlediğim sezon finali ile “bu zamana kadar bölümleri izlemeye başlamadan seni mest ettik, uzunca bir süre görüşemeyeceğimiz için kapanırken de mest edelim istedik” dedi.

olağanüstü. sadece olağanüstü.

the emptiness that we confess
in the dimmest hour of day
in automatown, they make a sound
like the low sad moan of prey

the bitter taste, the hidden face
of the lost forgotten child
the darkest need the slowest speed
the pattern reconciled

these photographs mean nothing
to the poison that they take
before a moments glory
the light begins to fade

the outward cost of all we’ve lost
as we looked the other way
we’ve paid the price for this cruel device
till we have nothing left to pay

the river goes where the current flows
the light we must destroy
events conspire to set a fire
with the methods we employ

these dead men walk on water
a cold blood runs through their veins
the angry river rises
as we step into the rain

these photographs mean nothing
to the poison that they take
the angry river rises
as we step into the rain”

17 Apr 2014 / 1 note

Literary Jukebox

bir alıntı bir şarkı temalı, fikri güzel site. size bir kitaptan ufak bir kesit sunuyor, yanında da alıntıladığına uygun olduğunu düşündüğü bir şarkıyı veriyor. dinlerken okuyor, okurken dinliyorsunuz.

12 Apr 2014 / 1 note

"bir şeyleri son kez görmenin melankolisi son derece gizemli ve şiirsel bir ruh içeriyordu onun için."

çocukken, annem bana artık küçük gelen giysilerimi benden yaşça küçük insanlara vermeye kalktığında ona karşı çıkardım. eğer olur da annemi kıyafetlerimi ayırırken yakalarsam -ki benim karşı çıkışlarımdan ötürü bunu benden gizli yapardı- kıyameti koparır, ayrılmış kıyafetlerin hepsini tekrar dolabıma tıkıştırırdım. bundan ötürü ve tek çocuk olmamın da sağladığı o müthiş destekle, uzunca bir süre beni bencil, paylaşımsız, kendi eşyası söz konusu olduğunda sadece kendini düşünen bir çocuk olarak bildi ailem. bu huyumdan haberdar olan yakın akrabalarımın “bir kardeşi olsa böyle olmazdı” tespitlerini hiç çekinmeden yanımda yapmaları ve yetmezmiş gibi beni nasihatlara boğmaları, hatta kendi çocuklarının ne kadar paylaşmayı bilen insanlar olduklarını her fırsatta kafama kakmaları sebebiyle, onların o bilmediği ve bilseler bile anlayamayacağı düşünceme daha da bağlandım.

"bir şeyleri son kez görmenin melankolisi." tıpkı tarkovski gibi.

ne paylaşmayı sevmemek ne de paylaşmayı bilmemek idi benimkisi. sadece, bana ait, benden bir şeyi bir daha göremeyecek olma fikrinin korkutuculuğu idi. bunun beni üzmesi idi. bir süre benimle olmuş, benim olmuş herhangi bir şeyin bir daha benimle olmayacağını bilmenin hüznü idi. ve ben bu fikir ile çok erken, çok çok erken tanıştım. değil kıyafetlerimi vermek, kırılmış bir oyuncağın o kırılan kısmını bile atamazdım. bu sebeple ev, odam; başkaları için her zaman “çer çöp” olmaya mahkum fakat benim için en değerli olan şeylerle dolup taştı. o zamandan bu zamana, aradan geçen yirmiye yakın senede ne değişti? hiç.

geçtiğimiz günlerde etrafı toparlarken ve benim için de gereksiz ya da çöp sayılabilecek şeyleri ayıklayıp atarken lise yıllarımdan kalmış ufak parfüm şişelerine denk geldim. denk geldim değil de, her seferinde görüp görmezden geldiğim ve durdukları yerde durmalarını sağladığım şişeler. diplerinde kalmış sıvılar parfüm olmaktan çıkmış, en az yedi-sekiz yıllık şişeler. bu sefer atacağım sizi dedim ve attım. attım atmasına fakat şişeler de ben de zorlu bir süreç yaşadık. aslında hiçbirinin bir anlamı yoktu. hediye değiller, herhangi biri ile herhangi bir olay da bağdaşmıyor, baktığımda bana hatırlattıkları spesifik şeyler de yok. yok. sadece çok uzun zamandır benimdiler ve o yıllardan kalma şeylerdiler. şuna da açıklık getireyim: sanılmasın ki her kullandığım şeyin şişesini/kutusunu vesairesini saklıyorum. böyle bir şey değil, atıyorum elbette hatta çok fazla şey atıyorum ama olur ya eskaza atmamışsam ve yıllarca bir yerde durmuşsa; onunla vedalaşmamız biraz zaman alıyor.

çünkü demiş ya; "bir şeyleri son kez görmenin melankolisi."

beni paylaşımsızlıkla itham eden o yakınlardan çok daha paylaşımcı ve çok daha sevgi dolu bir çocuktum halbuki. fırsatını bulsalar birbirlerini parçalayacak yetişkinlerin, bir çocuğu anlamadan bencillikle yaftalamaları da ne acıymış bir yandan, şimdi düşününce.

kardeşin olmaması konusunda haklıydılar belki de fakat paylaşmayı bilmemek kapsamında değil. biliyordum, çok güzel biliyordum. belki, diğerlerine göre nispeten daha yalnız bir çocuk olmaktandır, bilemiyorum; benimle olan cansız şeylere de en az canlılara verdiğim kadar değer veriyordum ve inanın, şimdi de çok işime yarıyor. “atsana bunları, yer açılır”a karşı duruşum, yeni ve bilinmeyene açılacak yerler uğruna hep benimle olan şeyleri tek seferde kendimden çıkarmamam gerektiğini öğretmiştir belki. bir bakıma, ne olursa olsun kendimden uzaklaşmamama; uzaklaşmaya başladığımda kendime geri dönebilmeme vesiledir.

hem, siz istemedikçe sizden gitmeyecek olan şeylerin varlığına biraz olsun sarılabilmek kötü değil. hatta bunu onlara borçlu bile olabiliriz.

çöp kutularının hüznü çok fazla.

9 Apr 2014 / 2 notes

1941 yılında naziler tarafından londra’ya yapılan bombalamanın ardından madame tussauds balmumu müzesi’ndeki erimiş/zarar görmüş heykeller.
fotoğrafı gördüğümden beri tekrar tekrar bakmadan edemiyorum.

1941 yılında naziler tarafından londra’ya yapılan bombalamanın ardından madame tussauds balmumu müzesi’ndeki erimiş/zarar görmüş heykeller.

fotoğrafı gördüğümden beri tekrar tekrar bakmadan edemiyorum.

7 Apr 2014 / 4 notes

Weekly List #1

kendime iş edindim. her hafta spotify’da bir yeni çalma listesi hazırlayıp bunu sanki dinlediğim şeyler dünyanın en mükemmel şeyleriymiş ve başkalarının da dinlemesi gerekirmiş gibi paylaşmak. uzun zamandır aklımdaydı fakat heveslendiğim şeyleri ertelemeyi kendime görev bildiğimden, bunu da “bugün, yarın, öbür gün” üçlemesine dahil edip beklettim fakat buraya kadarmış; oturdum ve hazırladım.

neden haftalık listeler yapmak istediğimi bilmiyorum fakat fikir aklıma müzik listeleri yapmak olarak değil; haftalık müzik listeleri yapmak olarak düştü. hatta, isimlendirmelerini “weekly list” olarak yapacağım belirmişti kafamda. weekly kelimesinin çok havalı durduğunu düşündüğümden olsa gerek. bu haftalık listeler genellikle belli bir düzene sahip listeler olmayacak olsalar da, bazen konsept listeler hazırlamayı düşünüyorum. sadece tek bir grubu/müzisyeni içeren ya da spesifik bir müzik türü içeren ya da ülke içeren vs. gibi.

tabii yukarıda bahsettiklerim listeyi hazırlamaya başlamadan önce aklımda olan şeylerdi. oturup şarkı seçmeye başlayınca, karmakarışık bir şey hazırladığım halde zorlandım. çok severek dinlediğim şarkılar bile, bir listeye sokup başkaları ile paylaşacağımı düşününce gözümden düştüler. bu sebeple sadece görüntüde “weekly” olarak kalacaklar galiba. neyse, olduğu kadar.

bu haftanın listesi düzensizgillerden. elbette şarkılar arasında uçurum yok fakat birbirleri ile alakalı olduklarını da söyleyemeyeceğim. dinleyecek olanlara şimdiden iyi dinlemeler.

not: spotify hesabınız yok ise dinleyemiyorsunuz. 

edit: mutenahi'nin önerisi ile, spotify hesabı olmayanlar için şarkıların isimlerini de ekleyeceğim buraya bundan sonra.

dave bixby - drug song
lotte kestner- when it’s time
other lives - as i lay my head down
scout niblett - pom poms
bat for lashes - what’s a girl to do?
cotton jones - somehow to keep it going
damien jurado - life away from garden
madrugada - honey bee
midnight choir - amsterdam stranded
shearwater - on the death of the waters
mona & maria - babyflowers
bingbang - across the street
moddi - magpie egss
jude - madonna
great lake swimmers - changing colours
evening hymns - lanterns
piers faccini - no reply
and also the trees - virus meadow
wovenhand - singing grass

3 Apr 2014 / 0 notes

biraz yazamamak üzerine konuşayım mı?

iki bin sekiz civarı ki bu benim on sekiz yaşıma denk gelir, uyduruk bir blog açmıştım. gerçi açtığımda uyduruk değildi; o güzel, boş, beyaz sayfaları uyduruklukla itham etmek istemem, yo istemem. sonradan uyduruk oldu. geçtiğimiz günlerde o blog’daki şeylere bakarken, gene yazamamaktan bahsettiğimi gördüm. şimdi size altı sene önceki kendimden bir alıntı yapacağım:

"uzun zamandır yazmıyordum buraya. gerçi, ne kadar yazmışsın ki zaten diyeceksiniz. evet, yazmıyorum çünkü aklımdakileri bir türlü toparlayamıyorum. parçalanmış şekildeler sonu ve başı belli olduğu halde. belki de sadece aklımda oldukları için, yani demek istediğim, yazmak ile ilgili herhangi bir teknik bilgiye, kurallarına vs… sahip olmadığım için oracıkta kalıveriyor düşüncelerim. kimisine göre yazmak için o, bu, şu gerekmez; sadece yaz derler. olmuyor öyle, ya da ben yapamıyorum. komiktir, şu an için söyleyebileceğim tek şey, ya da yazabileceğim mi demeliydim, grip olduğum."

aradan geçen altı senede hiçbir şeyin değişmediğini görmenin haklı gururunu yaşıyorum. zaten ben en çok istikrarımı sevdim. yukarıdaki insanla aramızda iki fark var. birincisi, o ne zırvalamışım öyle teknik bilgi, kural vesaire diye ben de bilmiyorum. sıradan, sadece bana ait olan bir şey için teknik bilgi ile dolu olmak istememi esefle kınıyorum. ikinci fark ise, şu an grip değilim.

hala parça parçayım. belki de o zamankinden daha parçalı haldeyim. fraktaller var, fraktal cisimler. kendi içlerinde sonsuza kadar bölünür, dallı budaklı olurlar. her daldan başka dallı budaklı şeyler çıkar ve böyle sürüp gidebilir. durmadan. ne zaman bir şeyler yazmak istesem bir fraktal cisme dönüyor beynim. ya da hep öyle de, ben belli bir düşünceye odaklanıp onu aktarma işine düştüğümde daha çok fark ediyorum bunu. esasında fraktaller bile kendi içinde düzenli, simetrik şeylerdir. bende bunların kırıntısı bile yok diyebilirim.

neye el atsam, o şeyi çok düşünüyorum. bu yazarken de böyle oluyor. sonrası hezimet zaten. bazılarınız ne güzel yazıyor halbuki. hatta o bazılarınızı okurken gene benim söylemek istediklerimi söylemiş diyor ve bir yandan sinirleniyorum. zaten iki cümleyi bir araya getirip ifade edemiyorum, bana bir şey kalmasın, hepsini siz söyleyin diye yapıyorsunuz değil mi, ha? günün birinde her birinizin yazdıkları içinden bana uyanları kesip biçip hepsini bir kitapta toplayacağım ve ben yazdım diyeceğim. bunu siz istediniz.

belki de istemiyorumdur. karar veremediğim bir şey var. bazen, o an yazıp dökmek istediklerimi dökebilmekten korktuğumu düşünüyorum. korkuyorum diyemiyorum çünkü bilmiyorum. sanki dışarı çıktıklarında benden de çıkacaklarmış gibi. üstelik kurtulmak istediğim, beni rahatsız eden bir şey olsa da durum değişmiyor. onların da benden çıkacak ve bir daha gelmeyecek (istediğim bu olsa bile) olması fikri kötü gibi. bunun tam tersi de oluyor bir yandan. onlar benden çıkarsa beni daha da boğabilirler. tahmin edeceğiniz üzere, bundan da korkuyorum. kısacası, yazmayarak ya da yazamayarak bunları bastırdığımı ve bastırılmışlıkları sayesinde uslu uslu yerlerinde duracaklarını, ayak altında dolaşmayacaklarını düşünüyorum. bir gün bir yerden çemkirecekler zaten bana, o da ayrı.

yazamamak üzerine yazmak da çok müthiş bir şey bu arada. zaten paradokslara da bayılırım. bir de, idealleri olan biri değilim. aranızda idealleri olan biri varsa anfarov + block + spam + mahkemeye vereceğim.

2 Apr 2014 / 2 notes

en güzel iki kişiliklerden.

16 Jan 2014 / 0 notes

nevver:

Bliss was it in that dawn to be alive,
But to be young was very heaven

17 Nov 2013 / Reblogged from nevver with 2,860 notes

pilkunnussija.

cağnım kuzeyliler boş durmamış, kimimize cuk diye oturan bir kelime çıkarmış. finlandiya’dan hepimize geliyor: pilkunnussija.

kelimeyi, dil bilgisi kurallarına fazlaca takık ve yapılan yanlışları düzeltmeyi kendine görev edinmiş insan olarak çevirebiliriz. en yalını böyle gibi. dahi anlamındaki de’lerle bağlaç olan ki’leri kelimelerden ayrı gayrı koymayıp bir güzel yapıştıranlara, sesli harfleri gereksiz yere yok edenlere, sessiz harfleri hunharca çoğaltanlara, iki nokta yan yana ile cümlesine derinlik kattığını sananlara, son zamanlarda neden ve nasıl türediğini anlayamadığımız, soru işaretinden önce boşluk bırakanlara, soru eklerini ayrı yazmayanlara ve konumuzla alakası olmasa da cümlelerinin sonuna göz kırpan smiley denilen o salak ifadeyi koyunca haklı olduğunu gösterdiğini sanan herkese sesleniyorum:

pilkunnussija’lar olarak sizlerle savaşmaya devam edeceğiz. odin yardımcımız olsun.

4 Nov 2013 / 1 note

zamanın tüm sabaha karşılarına.

31 Oct 2013 / 0 notes

kimseye göstermediği, kendine sakladığı bir beni olduğunu bilen insanlar, özellikle en kalabalık anlarında kendi kendine tekrar eder:

"i’m not someone who’s seen this side of me."

bu tekrar edişler sırasında en çok da kendimize yabancılaştığımızı düşünüyorum. o sakladığımız şeyleri sadece başkalarından değil, kendimizden de saklıyoruz gibi geliyor. sonrası malum.

and I could spend my time wondering who I was
 and I could count the times that I had lost or won
 and I could turn towards you and ask you what you saw
 oh, but what do these feelings mean?”

algılayamadığımız her şeyi bir yere oturtma çabası çok yoruyor. halbuki oturmak zorunda değiller. yer etmek de.

can we learn when we can’t understand?”

bu cebelleşim içinde var olacağız, bir şekilde. kalabalığa bakarken aklımızdan geçen tek şey kendi benimiz olmayacak. tiny vipers güzel diyor işte:

"and I’m gonna live, but I’m living far away."

30 Oct 2013 / 1 note

nevver:

“My God is rock’n’roll.” — Lou Reed

28 Oct 2013 / Reblogged from nevver with 3,666 notes

"yaşam ki devinimle ritim kazanır, ama katı bir hayal zamanı ortadan kesip dilimlere bölerek devinimi yok eder, o uçucu, elle tutulmaz, en gerekli, en öz zaman kıymığını seçmezsek eğer."

23 Oct 2013 / 0 notes

10 Oct 2013 / Reblogged from paulstories with 7 notes